• Ayten Keser

ÇIPLAKLIK ÜZERİNE BİR SİNE-DENEME

Naked, Mike Leigh’in 1993 yılında dünyayla paylaştığı -bence ve Cannes’da da ödül aldığına göre görece sinemaseverlerce sevilen- ilgi çekici hem sorularıyla hem söylemleriyle düşündürücü, bazen üzücü, az biraz güldürücü, yer yer oturduğumuz koltukta bizi rahatsız edecek denli tiksindirici ve tam da bu sebeplerden muazzam bir sinema örneği. Öncelikle bu bir sine-deneme çünkü içinde bulunduğumuz, yaşayageldiğimiz günlerin sıra dışılığı artık kalemime de yansımak durumunda. Filme, filmin diyalogları üzerine yazılmış, çizilmiş ne varsa her birine saygı duymakla birlikte bazılarına katılmakta, bazılarına kırışık bir alınla bakıp durmaktayım. Ben her zamanki gibi filmin bana hissettirdikleriyle yola çıkıp, filmin bana çağrıştırdıklarıyla devam edip, olabilecek en alakasız mesafede denememi bitirmeyi amaçlıyorum. Ayrıca hem mecazen hem temel anlamda hem de film açısından çıplaklığı ele almayı, ev ve algımın şekillendirdiği dünyanın getirisi flanör/flaneurkavramını irdeleyeceğim. Ve tabii ki Johnny’den hareketle hatırıma gelen diğer yersiz yurtsuzluğu tercih etmiş sevdiğim karakterlere de tatlı bir selam çakacağım. Yazının bir sohbet havasında geçeceğinden ve spoiler verme kaygısına düşmeyip, bunu tamamen göz ardı edeceğimden şüpheniz olmasın.

Öncelikle o aksan (David Thewlis), oyunculuktaki o anlatılmaz yaşanır ve de büyük bir hazla izlenir halin, tavrın etkileyiciliğe değinmek gerek (Katrin Cartlidge, Lesley Sharp, Greg Cruttwell). Doğaçlamanın alameti farikasından mıdır nedir? Her zaman böyle olmadığını biliyoruz sevgili sinemaya gönül verenler. Bu tatmini bize yaşatan; yönetmen, oyuncular, birbirlerine sağladıkları alan, kurdukları ilişki ve muhakkak tüm ekibin enerjisinin bir sinerji doğurması sonucu filmin ta kendisi. Ve neredeyse tüm Mike Leigh filmlerinde olduğu gibi Naked’ın müziklerine imzasını atan işinin ehli besteci Andrew Dickson’ın varlığı. Film, Londra kadar gri. Bu griliğe ve yer yer karanlığa teslim oldukça her bir karakterin çıplaklığıyla da tanışıyor, her biri üzerinden hem kendimizi hem dünyayı okuyoruz. Tanıdık simalar geliyor akla. Şu mutlu küçük insanlar. İnanılmaz hayat dolu olanlar. Bir de günü gününe yaşayanlar ve hatta yaşarken bazı günleri atlayanlar. Ucuz heyecanlar peşinde koşanlar. Sıkılanlar, asla tatmin olmayanlar. Gidecek çok yeri olan fakat yaşanan günün gecesinin nerede sonlanacağını bilemeyenler. Bu belirsizlikten beslenen, büyük haz duyanlar. Jim Jarmusch’un ilk filmi kabul edilen, çoklarının sevemediği ve fakat benim şehri mesken tutmuş ve sistemin dışında kalmayı seçmiş karakteri, esin perisi, Allie’yi ve onun şehirle kurduğu ilişkiyi oldukça kayda değer bulduğum 1980 yapımı Permanent Vacation filmi geliyor aklıma. İzbe mekanlar, uzun planlar, şehrin sokakları ve şehri evi bellemiş bir gezginin attığı adımların peşine düşmek. Şehir mülksüzlerle, bir yere varma amacı taşımadan sokakları arşınlayanlarla, yolunu kaybetmişlerle, kendine has davranışlar sergileyenlerle ve bir hikayeyi paylaşma derdine düşenlerle dolu. Temelde benzer fakat söylemleriyle bu karakterler birbirlerinden oldukça farklı. Allie belki Johnny kadar rahatsız değil tüm yaşananlardan ve gidişattan. O yüzden sadece gözlemliyor, keyfine bakıyor. Johhny ise deyim yerindeyse tatlı bir paniğe kapılmış ve önüne her çıkanı kendince uyandırmaya çalışıyor, olabilecek şeylere gözlerini açmalarını salık veriyor. Agnes Varda’nın Çatısız Kuralsız’ındaki öfkeli münzevi Mona’yı da anmak isterim. Mona, Johhny ve Allie’den bağımsız bir yerde sürdürüyor yolculuğunu. Anlatmıyor ama kaçtığı bir şeyler var. Hepsi yine bir noktada aynı yolun yolcusu. Çıplaklık, duvarlar tarafından örtünmeye ihtiyaç duymamak, bir yerde uzun uzadıya kalamamak, kendine ait bir yer arayışına girmemek... Her birinin olduğu yerden bir ayrılma vakti var, başka yerlere gitme vakti. Öyleyse ev belki de tam olarak bizim nerede olduğumuzla ilgili. Konu hakkında bolca sorduğum, soruşturduğum -ki bu sorgulamada yalnız değilim- bir noktadayım ama içime en çok sinen cevap, aslında tartışmaya kapalı olanı. Ev demek temelde, mikro düzeyde ben, makro düzeyde ise şehir, ülke ve hatta dünya demek. Ve bu tür bir yaklaşımı benimseyince belki değer verdiklerimiz eşyalar olmaktan çıkıp, anlarımızı paylaştığımız kişiler, kaldırımlarına bastığımız şehirlerin ihtiyaçları ve bireysel bir dokunuşla başlayan devrimsel hareketler olur, ne dersiniz? Evet, söylemesi kolay. Hem de çok. Eminim, bir noktada harekete geçmekte zor gelmeyecek. Çıplaklıktan, devrimden ve dünyadan bahsetmişken; sürdürülebilir tekstilin harcanan tonlarca suyu sakladıkları fakat kullandıkları plastiklerin geri dönüşmesine çektikleri dikkatle öne çıkardıkları göz boyayan reklamlar, mağazaların asgari ücretin neredeyse beşte biri fiyatına sattığı giysiler, üzerine bilgisi olmayan ama fikrini beyan etmekte geri durmayan toplumun yersiz baskıları var birde. Hem fiziken hem de sergilediğim davranışlar bazında ve daha sayamadığım sebepler sonucunda çıplaklığa çekiliyorum. Dünyanın, çağdaş psikolojinin insanları etiketlemediği, her birinin eşsizliğine vurgu yaptığı parçasına taşınmak istiyorum. Jeremy gibilere hadlerini bildirmek istiyorum. Sophie’ye artık zıkkımlanmamasını ve kendine yapılmasını istemediği şeylere dur diyebilecek ayıklığa gelmesi gerektiğini anlatmak istiyorum. Filmde bahsi geçen kehanetlerin kendini doğrulaması gibi bizlerin de kendini gerçekleştiren güzel, iç açıcı kehanetlerde bulunmamızı istiyorum. Yürüyelim istiyorum. Tıpkı Mona, Allie, Johnny gibi. Literatüre flanöz kelimesini kazandıran, yazar Lauren Elkin’den karakterlerimizin de hoşuna gideceğini düşündüğüm bir alıntı: “Bırakın yürüyeyim. Bırakın kendi hızımda ilerleyeyim. Bırakın hayatın içimde ve etrafımda dolaşmasını hissedeyim. Bana heyecanlı olaylar verin. Bana beklenmedik dönemeçleriyle köşe başları verin. Bana tekinsiz kiliseler, güzel vitrinler ve uzanabileceğim parklar verin.”

Sanırım flanör kavramı Yusuf Atılgan’ın C’si ile girdi hayatıma. Ve sonra Walter Benjamin’in Pasajlar’ında gördüm, tanıdım ve sevdim o aylakları. Hiçbir telaşa kapılmadan, zamansal ve mekansal özgürlüğe sahip, etrafında koşuşturanlardan farklı olarak, güzel bir şey gördüğünde ona dilediği kadar bakarak, onu inceleyerek ve görme konusunda derin bir anlayış geliştirerek yaşayan bu insanlara hayranlık duyuyorum. Misafirliklerin sonlanması gerektiği yerde, kapı ağzında sohbet etmeye benzedi bu deneme. Anlatması tatlıydı. Peki, bahsi geçen filmlerde en çok duyduğumuz sorulardan biriyle bitireyim: bu gece nerede uyuyacaksın?