• Ayten Keser

ÖFKELİ BİR MÜNZEVİ - ÇATISIZ KURALSIZ

Updated: May 13, 2021

“İnsanları açabilseydik içlerinde peyzajlar bulurduk. Beni açacak olsak sahiller...”

Agnes Varda



Hayatın bizi bir fikre, bir duyguya, bir kavrayışa veya bir anlayışa adım adım hazırlayışının yine, yeniden farkına vardığım bir andan sesleniyorum. Gri, kasvetli, yağmurlu ve rüzgarlı bir Mart sabahında, saat 08:00 civarında uyanıp, yatağın içinde önce biraz dönüp sonra uyanıklığa teslim olup oturup, içine çekildiğim, üzerine düşünmekten kendimi alamadığım filmin uyandırdığı duygularla cebelleşiyorum.

Süreçten, bir filmin aklımı ve kalbimi ele geçirişinden, elimi tutup beni çıkardığı yolculuktan ne tür deneyimlerle döndüğümden bahsetmek istiyorum. Her birinin temas ettiği yer apayrı, biricik. Bir film izliyorum ve derdi, derdim oluyor. Sesine, çığlığına, bazen fısıltısına eşlik ediyorum. Akademide öğrettiklerinin tam tersi istikamette ilerliyorum bir süredir. Bir film eleştirisinin yahut incelemesinin nasıl olması gerektiğine dair yazılan, çizilen, öğretilen, dikte ettirilen onca şeyden sonra bir filmin bende neler uyandırdığını paylaşmakla ilgileniyorum. Çizilen sınırlardan ve bir hikayeyi incelerken değinilmesi gereken konu başlıklarından sıdkım sıyrıldı. Artık olması gerektiği gibi yazılar yazmasam da okumaya devam ediyorum çünkü aradığım bir şey var. Bir duygu emaresi. Aktarım yapan kişinin hayatında bu film bir ışık yakmış mı, ona dokunmuş mu, sevdirmiş mi kendini ya da iğrendirmiş mi, sarsmış mı? Güçlü duygular yoksa bunca kelime israfı neden? Bir film, ne türde olursa olsun, tıpkı bir metin, bir resim ya da bir şarkı gibi insanı etkiler, etkileyebilmeli. Çatısız Kuralsız filmi beni oldukça etkiledi ve hislerimi sözcüklere dökebilmek için oldukça çaba sarf ettiğimi belirtmeliyim. Hakkıyla yapamayacağımı da bilmeme rağmen geri adım atmamaya, -ve en kötü ihtimalle- bahsetmiş olmak için yazmış olmama sizlerin de bir itirazının olmayacağı kanısındayım.

Çatısız Kuralsız (Sans Toit Ni Loi), 1985’te Agnes Varda tarafından çekilen bir Fransız drama filmi. Bu yazıda, henüz izlemeyenleri üzecek bir spoiler olmadığını bildirmek isterim çünkü her şey o kadar açık ki, yine de insan izlemekten kendini alamıyor ve izlediği üzerine günlerce düşünmeden edemiyor. Haliyle zihnimde ve yüreğimde bu denli yer eden yönetmeni ve ona dair olanları toplamak, biriktirmek ve paylaşmak için daha da derinlere inmem gerekti. Şanslıydım çünkü Agnes filmleriyle bize gösterdiklerinin yanı sıra istek ve arzularını dile getirende bir şahsiyet. Mesele şu ki, bir filmiyle başladım, diğer filmlerinde ve nihayetinde kendinde kayboldum ve sonrasında kendimi bulduğum yerde çokça hayran kaldım, saygı duydum, sevdim. Hem filme hem Agnes’e dair yazılan çizilen çokça yazı, inceleme, makale ve hatta tez okudum, didikledim. Bir süredir peşindeyim anlayacağınız. Şimdi gelelim sebebi ziyaretinize; film, genç bir kadının cesedinin bulunmasıyla başlar.

Kimse cesedi teşhis etmedi, böylece bir hendekten, kimsesizler mezarlığına gitti. Doğal bir şekilde, hiçbir iz bırakmadan öldü. Acaba onun çocukluğunu bilenler, hala onu düşünüyorlar mı? Ama kısa zaman önce onu görmüş olanlar, hatırladılar. Bu insanların tanıklıkları, onun, geçen kış ayının son iki haftasını anlatmama yardım etti. Onların üzerinde iz bırakmıştı. Öldüğünü bilmeden, onunla ilgili konuştular. Onlara söylemedim. İsminin Mona Bergeon olduğunu bile. Ben de onunla ilgili çok az şey biliyordum. Fakat bana sanki denizden gelmiş gibi geldi.” der Agnes Varda ilk sekansın sonunda. Ve Mona denizden çıkıp gelir. Ölümünden önce Mona’yla yolu kesişen ya da onu gören kişilerin Mona hakkındaki konuşmalarını dinleriz film boyunca. Bu röportajlar Mona’nın son haftalarını nasıl geçirdiğine dair olmakla birlikte insanların, kendilerine ve kimselere benzemeyen bu kadın hakkındaki fikirlerini de yansıtır. Varda, bu anlatış biçimini tercih edişinin sebebini bir röportajında belirtmiştir. Orson Welles’in Yurttaş Kane’ini örnek almış ve karakter hakkındaki bilgileri, yan karakterlerin düşünceleriyle izleyiciye sunmak istemiştir. [1]

Film Mona'nın kim olduğu yönünde hiçbir bilgi vermemektedir ve Mona kendi geçmişi hakkında neredeyse hiç konuşmamaktadır. Yolda karşılaştığı ve görece en uzun süre vakit geçirdiği karakterlerden biri David’dir. David röportaj esnasında Mona için, “Evcimen biri olduğunu sanmıştım. Kalmayı sevenlerden...” diyor. Mona, onu yolundan edecek herhangi bir bağ arzulamıyor görünüyor. Ve kalacağına dair bir söylemde bulunmuyor olmasına rağmen ardından böyle bir yorum geliyor. İnsanın insanla çoğu zaman başı dertte çünkü herkes, hepimiz, gördüğümüz bedenlere umduğumuz ve yakışacağını düşündüğümüz özellikler geçiriyoruz. Tıpkı bir giysi gibi. Üzerlerine olmasa da biz öyle varsayıyoruz. Ve beklemediğimiz bir tavır karşısında hayrete düşüyoruz. Komik olan şu ki; çoğumuz yaptığı yanlışın bile farkına varmıyor.

Filmin doğumundan da bahsetmek gerekir. Yönetmen, ‘Varda By Agnes’ belgeselinde “Özgürlük ve pisliği çekmek istedim. Yollara düşmüş genç bir kadının hikayesini anlatmak istedim. O yüzden Vagabond filmini yazdım.” diyor. Biçimin içeriği desteklemesi ve bir bütünlük oluşturması açısından Varda filmde çokça aktüel kamera yani hareketli çekim kullanıyor. Mona’ya ve sırt çantasına eşlik ediyoruz. Sağdan sola giden yani ekranı okuma tarzının tam tersi yönde hareket eden on üç hareketli çekim var filmde. Her hareketli çekimin sonunda kamera Mona’yı bırakıp başka şeylerin peşine düşüyor. “Sırrına sadece benim vakıf olduğum bir gizem yaratmak hoşuma gitmişti. Aslında bütün film aralıklı hareketli çekimlerden oluşan bir portre.” diyor Varda. Portre, Varda’yı anlamak açısından önemli bir sözcük. Çünkü bu ona has ve çoğu filmini ya portre şeklinde tanımlıyor ya da çoğu filminde bir portreyi canlandırarak sanatın yine, yeniden üretimi meselesini vurguluyor.

“Sonsuz özgürlüğü seçmişsin ama sonsuz yalnızlık elde etmişsin.” diyor çiftçi. Filmin benim açımdan akılda kalan repliklerinden biri. Her seçimin bir vazgeçiş olduğunu öyle güzel anlatıyor ki. Ve fakat yine yargıyla karışık bir değerlendirme içeriyor çiftçinin Mona’ya söylediği. Varda öyle bir mesafe koyuyor ki filmle izleyici arasına, bizler sadece tanık oluyor ve gözlemliyoruz. Fakat hikaye tıpkı akıp giden yaşam kadar gerçek ve yer yer bir o kadar sert. İnsanlar gözlemlemekle kalmıyor, her zaman bilmedikleri hakkında bir fikirleri var ve çekinmeden ifade ediyorlar. Garip.

Varlık-yokluk, özgürlük-tutsaklık, göçebelik-yerleşiklik ve hareket-stabilite gibi karşıt kavramları sorgulayan Çatısız Kuralsız’da belgesel ve kurmaca iç içedir. Varda’ya göre, “Belgesel yanı olmayan bir kurmaca ve estetik niyeti olmayan bir film yoktur.” [2] Mesele edindiği ne varsa, işin içine hem kendini hem seyirciyi yani toplumu da katarak sanatını gerçek dünya üzerine kuruyor Varda. Sineması kurmaca veya belgesel olarak tanımlansa da bütüncül açıdan ele alındığında; tercihleri, zamanın ve mekanın harmanlanarak yaşadığı günün ve coğrafyanın gerçeklerini yansıtma yönünde oluyor.

Varda’nın geçmişten günümüze bakıldığında, gerçeği başarılı bir şekilde yansıttığı söylenebilir. Çatısız Kuralsız’da da her bir karakterin ağzından çıkacak olanları ince eleyip, sık dokuduğu ve toplumun her kesiminin sesini tarafsız bir noktadan görücüye sunduğu, üzerine düşündürmek istediği aşikar. “Feminist serseriler hep aynıdır, aylak ve erkek avcısı.” yorumunu yapan adam tıpkı onun gibi düşünen bir kesimi temsil ediyor. Mona kimisi için özgürlüğü kimisi için çürümüşlüğü temsil ediyor. Hippi, boş kafalı, hayalperest, sürtük, gezgin serseri... İnsan, kategorize etmeye bayılıyor. Hele kendinden olmayanı ve kendine benzemeyeni öyle çabuk yaftalıyor ki. Anlaşılması güç.

Filmde ağacın imgesel kullanımı dikkat çekiyor. Gerek hareketli çekimlerin bitişinde yerel bir unsur olarak çitlerin, demir parmaklıkların arasında karşımıza çıkıyorlar, gerek Mona’yı takip ettiğimiz çekimlerde yol kenarlarında ve ormanlarda alabildiğine ulu ve özgürler. Bir tarafta belli sınırlar içerisinde belli şeyler yaparak yaşayanlar ve diğer yanda belirsizliğe dair tüm korkularını aşıp, yolda olanlar. Ve Mona’nın, çınar ağaçlarını inceleyen bir profesörle yolu kesişiyor. Ağaçlara bulaşan ve ağaçları istila edip, yavaş yavaş öldüren bir mantar çeşidinden bahsediliyor. Tıpkı bazı duyguların -karşılanmamış ihtiyaçlarla ilgili olan kaygı/korku gibi- insanı ele geçirip, arzu ve isteklerinden uzaklaştırıp, sinsice sarması gibi. Fakat yoruma açık olan ve insanı düşündüren şu ki, hastalanmış çınar ağaçları bu hikayede kimi temsil ediyor? İçten içe ve içerleyerek de kendime; hastalıklı çınar ağaçlarının toplumun ta kendisi olduğu yönünde bir hisse saplanıp kalıyorum. Ama yozlaşmış ama kendine ve insana yabancılaşmış ama maskelerle kapanmış yüzünün aslını unutmuş. Sofrasında yahut bahçesinde bolca çeşit isteyen insanın, hayat sahnesinde tek tip insan görmek isteyişine akıl sır erdiremiyorum. Sevmek gerek, ne varsa sevmek. Ve gerektiğinde de hakkıyla öfkelenmek.


[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87at%C4%B1s%C4%B1z_Kurals%C4%B1z

[2] https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/908437

24/03/2021 tarihinde www.leylisanat.com’da yayınlanmıştır.