Search
  • Ayten Keser

SİMİT AMA AMPUL OLANINDAN

Duvarlar sıvalı, kapı pervazlarının olacağı yerde, çiviyle tutturulmuş koyu renkli, desenli örtüler asılıydı yeni evimizde.

Dedemin mecazen değil de temel anlamıyla tırnaklarıyla, elleriyle yaptığı evin alt katına böyle hızlı bir iniş yapacağımızı hiçbirimiz hayal etmemiştik. Amcamın ikinci eşi olan yengem hamile kalıp bizi evde istemeyince, apar topar girdik inşaatın içine. Mevsim kış olmasa da yaz çoktan bitmişti. Önce pencereleri kapatmak gerekti, sonra tuğlaların üstüne sıva atıldı, kapı yerine bezler gerildi ve bir soba kuruldu. Ben okula giderdim, babam işe. Annemle babaannem evde kalırlardı. Marangozdu babam ve mutfak dolaplarını, kapıları dinlenmesi gereken izin günlerinde kendisi yaptı. Sobanın üstündeki kazanın içinde kaynayan suyla yıkardı annem beni. Su vücuduma değene dek mızmızlanırdım, banyo soğuk olurdu, kollarımdaki sarı uzun tüyler sinirlenirdi bu duruma. Sonra sobanın arkasında, babaannemin yaptığı koca minderin üstünde kitap okurdum. Babamın eline de bir kitap verirdim, zorla okuturdum. Bir iki kere gözlerinin ağrıdığını söylemişti ama ben anlayamadım. Okudukça alışır sandım. Sürekli ince hesaplar, ince işler yapardı ve babam nazik bir adamdı. Bir akşam, elinde simit lambalarla geldi. Önce benim odama taktı, güzel ders çalışabileyim, rahat kitap okuyabileyim diye. Sonra salona geçti. Ben elimde ucu demir bir şemsiye, bandoya katılma hayaliyle salonun bir köşesinden öbür köşesine rap rap yürüyorum. Babam, “Kızım yapma, bir yere değecek ucu.” dedi. Ben dinlemedim, rap rap yürüyor, elimde uzun şemsiyeyle bando majörü havasında komut veriyordum. Babam tabureden indi, simit lambaya elektriği veren düğmeye bastı ve ben aydınlığa gülümseyen annemle babamın yüzlerine saniye değil saliseler önce vuran ışığı çat diye kırıp, evi karanlığa gömdüm.

Geri alamayacağımız anlarla dolu hayat ve kimi zaman yaptığımız hatanın yol açtığı yıkımları anlayamıyoruz. Babamın ağzından “Ne yaptın Ayten?” lafı çıktı; titrek, köpüklü ve şimşekler çaktıran cinsten. Annemin yaktığı mumla; babamın gözlerindeki yaşı, hiddeti, yorgunluğu gördüm. İki parmağıyla koluma vurdu gayriihtiyari. Acımadı ama öyle korktum ki, başladım tabii ağlamaya. Gittim odama, simit lambayı açtım, simit lamba tikleye tikleye açılınca daha da çok ağladım. Kapattım. Uzunca ağladım ve utanmak şöyle dursun, kapıldığım bencilce duygularla giderek sesimi arttırdım. Boğazım acıyordu artık bağırmaktan ve yalandan ağlamaktan. İçeride ne bir ses ne bir seda. Derken kapı tıkladı üç defa: “Girebilir miyim?” Beni dünyaya getiren iki kişiden biri bu adam mıydı gerçekten? O bu kadar insanken, ben nasıl bu kadar canavarlaşabiliyordum? Sustum, sadece sustum. Girdi babam içeri. Yatakta sırtüstü, kaskatı bir şekilde ve muhtemelen pancar renginde yatıyordum. Geldi, oturdu yanıma. “Kızım, canım.” dedi. “İyi misin?” Beni kaldırdı, vurduğu yeri yokladı, sonra camdan bir bebeği kırmaktan korkarcasına naif bir şekilde sarıldı, saçımı okşadı, yüzümün ıslaklığını sildi kazağının koluyla. “Bütün bunlar başkası için değil, bizim için, senin için, annen, babaannen için. Sana kızmadım, sana güzelce yapma dedim sadece. Ne şartlarda kuruyoruz evimizi ne zorluklarla yaşıyoruz. Evet geçici bu dönem ama bak bugün cebimde kalanla iki simit lamba alabildim, dört değil. Babana kızma, öyle baban ölmüş gibi de ağlama. Senin değil, benim canım yandı bu olayda. Simit lamba feda olsun sana ama biliyorsun, anlıyorsun beni mevzu başka.

Baba” diyebildim sadece ve bu sefer sessiz sedasız ağladım babamın omzunda. Az sonra, “Hadi acıktık, kalk bakalım, sıçtırtma babanın şarap çanağına.” deyince hep yaptığım gibi gülmeye başladım. Ağlamalardan gülmelere geçişimi severdi babam. O gün yine mum ışığında yedik yemeğimizi. Israr ettiysem de benim odamdaki simit lambayı takmak istemedi.

Bir kırdım, çok yapıştırdım o gece. Kendi çatlaklarımın farkına vardım. İyi ki varsın simit lamba, iyi ki vardın hiç katılamadığım bando takımı ve sen... Sen baba. Sen hep ol hayatımda.